www.mustafauslu.com.tr

www.mustafauslu.com.tr

14 Mart 2010 Pazar

ÖFKE ve ÖFKE KONTROLÜ






Öfkeniz Sizi Kontrol Etmeden Siz Öfkenizi Kontrol Ediniz

Hepimiz öfkenin ne olduğunu biliyoruz ve öfkeyi bir duygu olarak zaman zaman hissediyoruz. Çünkü öfke çoğu canlıda belki de yaşamını sürdürebilmesi için var olan, aslında normal ve sağlıklı bir duygudur. Ama kontrolümüz dışında geliştiğinde, çoğu zaman yıkıcı bir hal alır ve bize ve yakın çevremize; aile, iş ya da kişisel çevremizde oluşturduğumuz ilişkilerimize zarar verir.
Öfke doğal ve sağlıklı bir insani duygu iken öfkenin kontrol dışı duygulanım olarak ortaya çıkıp davranış ve tepkilerimizdeki kontrolümüzü de ortadan kaldırması ile bize zarar verir bir duyguya dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Öfke konusunda çalışmaları ile tanınan psikolog doktor Charles Spielberger Öfkeyi “basit bir sinirlilik veya kızgınlık durumundan yoğun hiddet durumuna kadar değişen duygusal bir durumdur” şeklinde tanımlamıştır. Diğer duygularınızda olduğu gibi, bu duruma eşlik eden fizyolojik, biyolojik değişiklikler ortaya çıkar. Öfkelendiğinizde kalp atışınız ve kan basıncınız artar, öfkenizin şiddetine bağlı olarak hormonlarda, adrenalin de paralel değişmeler oluşur. Sık nefes alıp verme, burnundan soluma, yanak ve kulaklarda kızarma, avuçlarda terleme, ağızda kuruma görülen en sık belirtilerdir.
Öfkeniz dışsal ya da içsel bir sebeple ortaya çıkabilir. Belirgin birisine; iş arkadaşınız, ortağınız, eşiniz gibi veya bir duruma; trafikteki yoğunluğa ya da uçuşunuza yetişemeyip uçağı kaçırmak gibi öfkelenebilirsiniz. İçsel olarak örnek verirsek de hatıralar, bitmemiş işler, geçmişteki travmatik yaşantılar gibi içsel duygular öfkemizi çoğunlukla tetikler.

Öfkenin İfadesi
Öfke içgüdüsel olarak insanın kendisini savunabilmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için var olması gereken bir duygudur. Fakat öfkelendiğimizde bizi her rahatsız eden kişiye duruma saldırmamızı engelleyen yasalar, normlar, toplumsal değerler, inançlar var ve sınırlarımızın ne olduğunu bize hatırlatır. Öfke duygularımızla baş edebilmemizde bilinçli ve bilinç dışı süreçlerin bize yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. İfade etmek, bastırmak ve sakinleşmek öfkenin ifade edilmesinde üç temel unsurdur. Öfkenizi saldırganca değil etkili bir şekilde ifade edilmek, en sağlıklı ifade biçimidir. Bunu yapabilmek için, istediklerimizin ne olduğunun farkına varmalı, bunları açık ve karşımızdakini incitmeyecek bir şekilde aktarmalıyız. Bu şekilde etkili sözel olarak öfkenin ifade edilmesi size, durumu daha açık, net ve anlaşılır hale getirmenizi, ihtiyaçlarınızın ne olduğunu ve bunu diğerlerini kırmadan, üzmeden nasıl elde edeceğinizi sağlar. Kendine güvenen, iddialı bir ifade sizin diğerlerine baskı kurmanız demek değil aksine kendinize ve diğerlerine daha saygılı olmanız anlamına gelmektedir.

İkinci yol, öfkeyi bastırmaktır. Kızgınlığınızı içinizde tutup, onu düşünmemeye çalışıyor ve dikkatinizi daha olumlu bir şeylere yönlendiriyorsanız, bu yolu kullanıyorsunuz demektir. Bu bazen işe yarasa da sürekli olarak bu yolu kullanmak, çok sağlıklı olmayabilir. Eğer kızgınlık doğru bir biçimde ifade edilemezse, bir süre sonra bu duygu kişinin kendisine döner ve yüksek tansiyon, psikosomatik rahatsızlıklar (ülserler, allerjiler vb.) ya da depresyon gibi sorunlara yol açabilir.
Öfke yaşadığınızda kendinizi sakinleştirmeye çalışmak, üçüncü seçeneğinizdir. Doğru nefes alışverişiyle kontrolü ele alıp nefes alıp verişlerinizi, kalp atış hızınızı kontrol ederek, kendinizi fizyolojik olarak sakinleştirip, içinizdeki öfke duygusunu hafifletebilirsiniz.

Eğer bu üç durumun dışında tepki ile öfkenizi ifade ediyorsanız kendinize ve çevrenize karşı kırıcı ve yıkıcı olabileceğinizden emin olunuz. Kendi kültürümüzde bu durumu anlatan epey atasözleri deyimler var;
“Öfkeyle kalkan, zararla oturur.”
“Öfke baldan tatlıdır”
“Öfke gelir gider, kelle gider gelmez”

“Sevinçli anında kimseye vaatte bulunma. Öfkeli anında kimseye cevap verme” (Çin Atasözü)
“Öfkesini yenen kimsenin kusurunu Allah örter”.(Hadis-i Şerif)
“Kuvvetli kimse (güneşte hasmını yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir( Buhari, Hadisi Şerif).
Allah'tan hakkıyla korkanlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.(Ayet,3:134
)





Öfke İle Baş Edilme De, Öfkeyi Kontrol Altına Almanıza Yardım Edebilecek 10 Temel İpucu:
1. Zaman arası: En bilindik yöntem, klişe olarak ta görülse ilk olarak öfkelendiğinizde tepkiyi vermeden önce öfkenin şiddetine göre 1 den 20’ye 30-40 a kadar saymak , bu zaman aralığı kendinize tanımak önemlidir. Sinirlerinizi yatıştırmanıza yardımcı olabilir.
2. Biraz uzaklaşıp ara verin(çevreyi değiştirmek): Kafanızın karmaşıklığı biraz dağılana kadar sinirlendiğiniz kişinin yanından bir müddet uzaklaşınız.
3. Önce sakinleşip sonra öfkenizi ifade ediniz: Ne tepki vereceğinizi önce kendiniz düşününüz. Sakinleşip sadece duygularınızı ifade ediniz. Hiddet amacınızı aşmanıza yol açabilir.
4. Fiziksel egzersizler yapın: Fiziksel aktivite içteki sıkışmış duygularınızın dışarı çıkmasına ve rahatlamanıza yardımcı olur. Yürüyüş, koşu, basket ya da yüzmek, yapabilirseniz torba yumruklamak iyi gelebilir.
5. Bir şey söylemeden dikkatlice düşünmek: Daha sonra reddeceğiniz bir şeyleri söylememek için, ne söylemek istediğinizi yazmak, öfkenizi ifade etmenizde konuya bağlı kalmanız konusunda size yardımcı olabilir.
6. Duruma uygun çözümleri tanımlayınız: Sizi öfkelendiren, bu duruma getiren kişi ve durum üzerine yoğunlaşmaktansa bu durumdan sizi nelerin çıkarabileceği üzerine yoğunlaşmanız daha doğru olacaktır.
7. Problemi tanımlarken “ben” kelimesine vurgu yapın: Bu sizi eleştiri ya da ayıplama yapmanızdan alıkoyar ve var olan durumu daha da karmaşık hale getirmenize yol açmaz. Olayın tansiyonunu düşürür, diğer kişi yada kişileri daha da sinirlendirmenizi engeller. “ bu işi yapmama yardım etmemen beni üzdü” demek varken “ bu işi yapmam da bana yardım etmek zorundasın” demek doğru bir öfke ifadesi değildir.
8. Kin tutmayınız: Karşınızdakini bağışlarsanız, bu her ikinize de yardımcı olur. Herkesin sizin istediğiniz gibi davranabilmesini beklemek pek gerçekçi bir beklenti değildir.
9. Tansiyonu azaltmak için mizahı kullanın: Yerinde mizah tansiyonu düşürür. Fakat alaycı olmaktan kaçının ikisi karıştırılmamalı çünkü alaycı tepkiler karşımızdakinin duygularını incitebilir ve durumu daha da berbat hale getirebilir.
10. Rahatlama becerileri geliştirin: Derin nefes egzersizleri, güzel bir manzara, an ya da film sahnesini gözünüzde canlandırın. “Rahatla, sakin ol…”gibi sözleri kendi kendinize tekrarlayın. Sakinleştirici müzikleri dinleyin, yazın ya da yoga türü aktiviteler yapın.





Fakat tüm bunlar sizin öfkenizi kontrol altına alabilmenizde pek de yardımcı olmuyorsa öfke ve sinirlilik, depresyon veya bipolar bozukluk gibi altta yatan bir ruh sağlığı durumunun, belirtileri olabilir.
• Güvendiğiniz bir aile üyesi büyüğünüz ya da bir arkadaşınızla konuşmak ve danışmak, uzman bir psikolojik danışmandan yardım istemek, ilgili kitaplar okumak size faydalı gelebilir.
• Şunu unutmayalım ki öfke yok edilemez, ne yaparsanız yapın sizi öfkelendirecek olaylar olacaktır. Hayatınızda her zaman için engellerle, acılarla, kayıplarla ve diğer insanların onlardan beklemediğiniz davranışlarıyla karşılaşacaksınız. Bunu değiştiremezsiniz ama bu olayların sizi etkileme biçimini değiştirebilirsiniz. Kızgınlık ve öfke tepkilerinizi kontrol ederek, uzun vadede onların sizi daha mutsuz kılmasını önleyebilirsiniz.

Burada Mevlana’nın 7 öğüdüne yer vermeden geçmek de olmaz sanırım. Mevlana öğütlerinde bize aslında doğru davranışın ne olduğunu çok güzel anlatmaktadır.
1-Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol..
2-Şefkat ve merhamette güneş gibi ol..
3-Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol..
4-Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol..
5-Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol..
6-Hoşgörülülükte deniz gibi ol..
7-Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol..


Mevlana der ki...
“Ne mutlu o kişiye ki, kendinin ayıbını görmektedir. Kim ki, birisinin ayıbını görürse, o ayıbı kendisinde bulur. Sende o ayıp yoksa yine emin olma olabilir ki; o ayıbı sende yapabilirsin günün birinde, o ayıp sende de çıkabilir”(mesnevi,1/117-121).

Tarihten yaşanmış 2 olayla ilgili menkıbe ve beyitleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Hz Alinin oğlu Hz. Hüseyin, Bir gün yemekte kölesinin üzerine sıcak yemek dökmesine, canının yanmasına hiddetlenir, öfkelenir fakat kölesi ona yukarıdaki ayeti hatırlatır."Öfkelendiğinizde öfkenizi tutun", tamam tuttum der efendisi, ardından köle ayetin devamını okur, "ardından bağışlayın" bağışladım der efendisi, ardından ayetin devamını okur kölesi "ona bir iyilik yapın" dr kölesi. Hz. Hüseyin azad eder kölesini...(Rumi ve aşkın terapi,s.81) Ayetin devamı ise" böyle yaparsanız Allah kalbinize emniyet hissi verir ve sukunete eriştirir"...

Söylemesi kolaaayyy, yapması zor bir durum vesselam...Umarım öfkeli anlarınızda hatırınıza gelir buradan bir kaç cümle, tutabilirsiniz öfkenizi yada kontrol altına alabilirsiniz...
Kalın sağlıcakla...

Yrd. Doç.Dr. Mustafa Uslu
Selçuk Üniversitesi
Psikolojik Danışman

Yararlanılan kaynaklar:
Rumi ve Aşkın Terapi Dr.Faik Özdengül, Konya B.Ş.B.Kültür Yayınları
1.http://www.mayoclinic.com/health/anger-management/MH00102
2.http://www.apa.org/topics/anger/control.aspx
3.http://www.anger-management-techniques.org/

3 Mart 2010 Çarşamba

SEVMEK ve İFADE EDEBİLMEK





Sizlerle başımdan geçen iki olayı paylaşmak istiyorum;

ilki 1994 senesi, üniversite yılları, sayın Hasan Yılmaz hocamın psikoterapi ile ilgili bir dersinde geçen bir cümlesi beni çok etkilemişti.

"Sevdiklerinize sevginizi söylemekte geç kalmayınız, varsın onlar bunu biliyor da olsa siz yine de onlara, onları ne kadar sevdiğinizi söyleyin..."

Çok sevdiğimiz!! Nobel ödüllü yazarımız bir kitabında şöyle demişti hatırlarsınız, "bir gün bir kitap okudum, hayatım değişti.." İşte benim ki de aynı hesap bu sözü duydum, doğrudan babam aklıma geldi. Babamı çok seviyorum fakat bu zamana kadar bunu ona ne söyledim ne de gösterebildim. Ona bir şekilde durumu açmalı, ona sarılmalı ve sevdiğimi söylemeliyim diye düşündüm. Annemle bir sorun yok bildiğiniz ana-oğul ilişkisi yani. Fakat baba "Koskoca Hacı Hasan Veli" Ciddi, otoriter, eleştirel bildiğiniz baba işte. Gencim, ergenliğin o tartışmalı yılları henüz geride kalmış. Hala benle ilgili kafasında yaşanan olumsuzluklarla, asiliklerimle ilgili duyguları taze...

Ama bir şekilde bütün zorlukları aşıp kendime ve babama rağmen onunla duygularımı paylaşmam gerekiyordu. Mayıs ayı, hafta sonu Alanya'ya gittim ailemi görmeye. Akşamında babama;

-Baba senle özel bir konu konuşmak istiyorum dedim

Televizyonda haberleri izlerken bana döndü;

- Ne o hayırdır, bir kız meselesi mi var? dedi? Hayır deyince paran mı bitti? diye yeniledi sorusunu.

Beni biraz dinlemeni istiyorum dedim ve heyecanımı yenerek başladım babama anlatmaya;

- "Baba, ilkokuldan sonra Gazipaşa da yatılı okudum, sonra lise Alanya da ardından Üniversite, her zaman bana destek oldun.Ne zaman paraya ihtiyacım olsa beni parasız bırakmadın. Bizler için çok şeyler yaptın fakat ben düşünüyorum da keşke bana arada sarılıp canım oğlum da deseydin. Sanırım tüm yaptıklarından daha fazla anlam ifade ederdi bana" dedim ve baltayı taşa vurdum.

Babam, bir anda kızardı, sinirlendi ve başladı benim ne kadar nankör bir evlat olduğumu, benim için yaptıklarını bana anlatmaya(....

" kendisi yememiş, bize yedirmiş, içmemiş içirmiş....bilirsiniz işte.Çocukluğundan itibaren kendi çektiği imkansızlıkları ve sıkıntıları bir bir saymaya başladı...Eşine zor raslanır zor bir hayat gerçekten. Dedem, babam henüz 3,5 yaşındayken ölmüş, babaannem ise 5 yaşındayken ölmüş. 5 yaşında anasız ve babasız kalmışlar amcamla beraber 2 kardeş. Sonra amcası almış yanlarına o da 1 yıl sonra ölmüş..Annelerinin babası (dedesi) almış yanlarına ama tam bir zorba, hem sabahtan akşama çalıştırır hemde her gün dövermiş...Kıtlık yılları, babam 1930 doğumlu, bahsettiğim yıllar 2. dünya savaşı öncesi ve zamanları, meşhur kıtlık yılları.Var olan tarlalarının büyük bir kısmı elden çıkmış,oysa ki dedeleri ağa bir adam bir sürü kahyası olan bir kişi...Uzatmayayım tırnakları ile kazıyarak oluşturduğu onurlu bir hayat, yer satmadan yer ve yuva yapan,7 çocuk büyüten, ilk eşinin ölümü geride kalan ve 4 yetiminin sorumluluğu 2. evlilik, mutlu bir yuva..ayrılık gayrılık olmadan aileyi bir arada tutabilmiş bir baba...
Baktım babam kopmuş gidiyor, anlattıkça fenalaşıyor. Yerimden kalktım, Omuzlarından tuttum ve;
"-Baba, tüm bu anlattıklarını biliyorum ve seni sonsuz takdir ediyorum, benim sana söylemek istediğim şu. SENİ ÇOOOOKK SEVİYORUM. BUNDAN SONRA SANA SIKICA SARILMAK İSTİYORUM. SENİN VARLIĞIN YETER, BUNDAN BÖYLE SANA DAHA YAKIN OLMAK İSTİYORUM" dedim ve ona sarılıp öptüm.





Babam önce afalladı, şaşırdı, ne diyeceğini, nasıl davranacağını pek kestiremedi,bir iki yutkundu ve gözlerinden yaş damlacıkları süzüldü. Biliyordum ki ona anne-babası doya doya sarılamamıştı, sarılmaya ömürleri vefa etmemişti. Hiç kimse onun için bir şeyler yapmamış, geceleri üstünü örtmemiş, ona hediye almamıştı..Tüm bunları hatırladı...Bunları konuştuk ardından...............

Canım Babam, iyi ki varsın, iyi ki sağ ve sağlıklısın...Seni çooookkk Seviyorum.Ve bunu o da biliyor.

İkinci olay;
1999 yazı Temmuz ayı, Alanya ya gittim yaz tatilim için. Yakup abim, tanıdığı bir bayanın "kardeşin Psikolojik danışmanmış, lütfen gelince beni bir görüştür" diye iki aydır kendisine ısrarlı talebinden bahsetti. Bilirsiniz danışmanlığın öyle tatili, seyehati, kahvesi, misafirliği yoktur. Yakaladığın yerde fırsatı değerlendir. Herneyse; biraz sızlanıp tamam günü ve yeri sen ayarla dedim. Ertesi akşam bir sahil restoranının sakin bir kenarında içecekleri yudumlarken görüşmemize başladık.

Bayan,30- 35 yaşlarında, kendi işi olan, üniversite mezunu bir kişi. Anlattıklarını özetliyeyim; bayanın annesi ölünce 3 kardeş olarak babalarının yalnız kalmaması için, yada babalarının isteği,babaları yeniden evlenmiş. İkinci eşinden 2 çocuk sahibi olmuş.Fakat bu 3 kardeş büyükler olarak evden taşınmışlar kendi yuvalarını kurmuşlar. Babası ile araları zaman zaman limoni imiş ve bir ay öncesi babası onları yemeğe davet etmiş, yemekte karşılıklı atışmışlar, tartışıp kavga etmişler. "Babama sinirlendim ve bende onu kırıcı sözler sarf ettim, çarpıp kapıyı çıkıp gittim" dedi. Bu olaydan üç hafta sonra babası ani ölüm-kalp krizi ile vefat etmiş. Yemekten sonra bu arada hiç konuşmamışlar tabi... Bir haftadır ağlamaktan kendini alıkoyamama, vicdan sızısı, ve suçluluk...

Bayanın ifadesi ile sorun babasının ölümü ile ilgili olarak onu kaybetme acısı, ölümü kabullenememe değil..
"- Babamla kavgalı ayrıldık, oysa ben onu çoooookk seviyordum, ben onu kırmak da istememiştim, oysa ben bunları babama söyleyemeden onu kaybettim, o benim, onu ne kadar sevdiğimi bilmiyordu!! keşke bunu ona söyleyebilseydim...." Hıçkırıklar...

....................





Uzun lafın kısası sevdiklerinize, duygularınızı açmak için geç kalmayın, Siz sevginizi, yüreğinizi açın, bırakın onlar ne tepki verirlerse versinler...Önemli olan sizin içinizde kalmasın... Onlar zaten biliyor!! öylemi varsın bilsinler bir daha söyleseniz ne çıkar? Öyle telefonla, mesajla falan değil... Oturun, alın kalem kağıdınızı uzuuuuuun uzun onun size ne anlam ifade ettiğini, sizler için yaptıklarının farkına vararak ve bunu onlara hissettirecek şekilde yazın....Altına da kooocaman ekleyin " SENİ SEVİYORUM" diye.( Fakat bunu yaptığınız bir hatanın özrü gibi veya para istemek için ortam yumşatması gibi değil, herşeyden bağımsız samimi yapınız :-))))

Lütfen alacağınız tepkileri buraya yorum olarak yazarsanız çok mutlu olurum.

Sevgiyle kalın...

Yrd.Doç.Dr. Mustafa USLU
Psikolojik Danışman

2 Mart 2010 Salı

Canım Annem, Benim Her Şeyim!!! Ya BABA?!! NE BABASI?



Az önce bir arkadaşımın iletisini okudum,
" Annem Benim Herşeyim Diyenler ♥ ♥ ♥
Bakalim Kaç Kişi Beğenicek .."

Bunu izleyince annemi çok sevdiğimi, onun benim için ne anlam ifade ettiğini tekrardan düşündüm.Annem için canım feda.......

Ya BABA? Babam benim her şeyim diyebiliyor musunuz? Diyebiliyorsanız niye daha sesli dile getirmiyorsunuz? Anneyi yüceltmek için babanın üzerine basmak mı gerekiyor illaki?

Baba neden anne kadar sevilmez yada ananın yerini tutmaz? Bunun üzerine düşüncelerimi yazmak istedim.

Babalara haksızlık yapıldığını düşünüyorum, bir baba olarak ve babasını tanımış birisi olarak. Her sabah erkenden kalkıp, tarlasına, sanayideki iş yerine, çalıştığı fabrikaya, karda kışta çöp arabasına, binaların inşaatına vs.. yalan yanlış bir kahvaltısı bile hazırlanmadan gidip gün boyunca çalışıp, yıllarca emeği ile kazandığını ailesi ile paylaşan, hiç bir karşılık gözetmeden çocuklarına harcayan baba ne oluyor da ananın yanda esamesi bile okunmuyor?

Bizim kültürümüzde, aile yapımızda baba otoriteyi temsil eder, fakat analar bunu sadece çocuğun cezalandırılması konusunda kabul eder, yoksa babanın otoritesi anaya pek sökmez. Amerikan polisiye filmlerinde ki iyi polis kötü polis gibi babaya kötü polislik rolü biçilir.
" Baban çok kızar"
"bu yaptığını baban duymasın seni öldürür."
"babası şuna bir kızarmsın..!!!"

Evet babaya biçilen rol; kötü, cezalandırıcı, affetmeyen tutarlı cezalandırıcı, otoriter kişilik!!! Ya anne? hep sevecek kızsa da kolayca affedecek, babaya şikayet edip sonara da yine kucaklayıp teselli edecek şefkatli kişi.

Bence bu haksızlık. Eğer çocuk hatalıysa ve ceza verilecekse, kızılacaksa bunu anneler, babaya havale etmeden kendileri yapmalı. Sevgi anneden dayak, ceza, ciddiyet babadan?!!! Sonrasında da canım annem oluyor. Evet annemiz canımız ama babalarda canımızın diğer yarısı. Çoğumuzun annesi dışarıda çalışmanın zorluğunu bilmez ve de anlayamaz bile, çocuğun her ne sebeple olursa olsun maddi isteklerini babadan daha makul karşılar ve verir. Ya babalar, bir çok şeyi, krizi, hastalık ve sağlığı düşünmek zorunda, kirayı, mutfak giderini ıvır zıvırı her şeyi... Daha cimridir baba bu yüzden. Daha gaddar davranır ve ihtiyaçlarımızı annelerimize göre daha geç ve zor anlarlar.

Anneler nasıl davranmalı?
Öncelikle çocuğun gözünde olumlu bir baba imajı oluşturmalı. Çocukların yanında babayı olumlu tanıtmalı, onu aşağılamamalı. Annenin saygı duymadığı babaya çocukların saygı duymasını bekleyemeyiz. Çocukların hatalarında babaya havale etme huyundan vaz geçmeli, baban kızar demektense, yaptığı davranışın kendisi tarafından da tasvip edilmediğini doğrudan göstermeli, gerekirse kendisi kızmalı.

Babalar nasıl davranmalı?

Annelerin ve kültürümüzün kurduğu bu tuzağa düşmemeli, her ota-tuta kızmaktansa anneleri gözlemleyip daha affedici olabilmeli. Çocuğu için her cefaya katlanırken meyvesini de toplayabilmeli yaptıklarının. Bu da, daha sakin ve anlayışlı, onlar ile daha fazla zaman geçiren, konuşabilen ve konuştuklarında eleştirip kırmak yerine daha toleranslı olabilmeyi gerektirmektedir.Neden en son babalar duyar? Bundan dolayı. En nihayetinde annenin dediği olacaksa ve kuyruğu indireceksen(ki kaçınılmaz son) tepki vermeden sağlıklı olarak yeniden düşünmek gerekir. Anne adına çocuklara kızmaktan da kaçınmalı.

Öğrencilerime bazen soruyorum, "kaçınızın annesi, eğer işi, gücü, maddi durumu vs yerinde olsaydı, babalarınıza bunca sene katlanırdı? " büyük çoğunluğu doğrudan hocam benim annemi tarif ediyorsunuz, kesinlikle katlanmazdı ve o da bize böyle söylüyor, diyorlar. Anneler mazlum rolünü oynayarak çocuğu babaya karşı alttan alttan kışkırmakta ortaya böyle bir durum çıkmakta.


Ninnilerde, türkülerde, deyişlerde örneklere bakalım;

"Analar çeker yükü, kimsenin bilesi yok, gelin çiçek derelim, yollarına serelim, sevgi dolu türkülerle annemize verelim," Babaya ???
"Anam anam garip anam ben derdimi kime yanam"(baba dertten anlamaz mesajı!)
"Annesinin bir tanesini hor görmesinler" ( babası sevmiyor mu?)
"Ana gibi yar olmaz, bağdat gibi diyar olmaz"
"Annem annem, ben ne ....gördüm.."
"Anne duy sesimi, yalvarıyorum." ÇOOOKKKK.


Analar çook daha fazlasını hak ediyor şüphesiz, Yaradan "cenneti onların ayaklarına sermiş" bir bildiği var, fakat yaradan babayı da boş ver dememiş ki!! babanında evlat üzerinde haklarını sıralamış....

Son sözüm anamızı hep yüceltip sevelim fakat babaları da unutmayalım, ağzına sağlık Sayın F.Kısaparmak..bildiğim babaya yazılmış tek güzel türkü..



"Bu adam benim babam...."

Sevgiyle kalın, her ikisinin yerini ve değerini bilin ve onlarada bunu hem söyleyin hem de hissettirin...

Yrd. Doç Dr. Mustafa Uslu
Psikolojik Danışman

3 Şubat 2010 Çarşamba

BUNDA DA VARDIR BİR HAYIR!!!




Çağdaş Psikolojik Danışma Yaklaşımında aslolan unsur, bireyin sorunlarını çözebilme yetisini kazanabilmesi, ruh sağlığını koruyabilmesi ve sorunlarıyla etkin mücadele edebilecek gücü kazanmasında bireye destek verilmesidir.

Basit bir mantıkla şöyle düşünelim; Karnınız ağrıdığında sırasıyla, az sonra geçer, bi soda içeyim iyi gelir, mide yatıştırıcı bir ilaç, doktora gidip tedavi,gerekirse cerrahi tedavi....bu sıralama genelde aşama aşama yerine getirilir hepimiz tarafından..

Psikolojik sorunlarda; stres,depresyon,ve eşlik eden duygu durum ve davranışlarda benzer olarak sırasıyla; amaan geçer yarına..., etrafımızdakilerle paylaşma, bir yakınımıza bizi anlayan bir arkadaşa danışma, sorunu çözebileceğine inandığımız bir bilene... şeklinde bir bir sıralama vardır.En son olmadı bir uzmana, psikolojik danışman, psikiyatr...vs. Olması gereken belkide budur ama istisnai olarak kimseyle paylaşmayıp içine atanlar,sorunlarını sürdürmeyi seçip bunlardan da beslenen, bu sorunları kendi yazgılarına karşı inançlarına temel edip "acıların çocuğu" oyununu oynamak isteyenlerde vardır.

Batı kültür, inaç ve değerlerinde ve bunların paralelinde geliştirdikleri kuramlarda, bireyin sorunlarını bir an önce çözmesi, bunlarla etkin olarak savaşabilecek kişisel yetiyi kazanmaları önemlidir ve önemle vurgulanır. Psikoloji kuramcılarının yarıdan fazlası yahudi kökenli olduğu için, onlar tarafından daha da önemsenir. Çünkü onlarda kadim inaç insanın, cenneti dünyada yaşaması, dünyada mutlak mutluluğa ulaşması inancı vardır.(Ayrı bir yazımda eleştirilerimi yazacağım).

Gelelim bizdeki mekanizmaya....

Geleneksel olarak bize aktarılagelen öğretiler var. Bunların çoğu da inanç temelli..Başımıza gelen sorunlarda önce

"hayırdır inşallah? Dur bakalım acele etme, Bunda vardır bir hayır,

"hayır bildiğinde şer, şer bildiğinde hayır olabilir'ayet',
-"Allah seni imtihan ediyor",
-"Allah derdi sevdiği kuluna verirmiş,"
-"Dünyanın derdi bitmez, bu bu yarın başka dertler,"
"Aldırma gönül aldırma, dertler çeke çeke biter...Çoğaltabiliriz."



Dertlerle yaşamayı kabullenmek, kaderimiz olduğuna inanmak, normalleştirmek... ortaya çıkan durum genelde bu!

Kötümü?? Aslında sorunu çözebiliyorsan, çözebileceksen kötü tabiki...Çoğu sorunlar bunlardan dolayı çözümsüzlüğe itilmiş, kemikleşmiş hale gelmiş. Fakat benim burada vurgulamak istediğim esas konu, çoğu insanda mekanizmanın ters işlemesi ve işe de yaraması..

Özellikle yaşanan kötü deneyim ve tecrübelerde, hayal kırıklıklarında, kayıplarda, reddedilmelerde hayra yorma mekanizması çok hızlı devreye giriyor. Çevre de bunu hep destekliyor.

"iş başvurusunda reddedildik, önce üzüldük ama ardından bunda da vardır bir hayır(B.V.B.H) dedik, bir rahatlama!!"

"Kız arkadaşımızla yada eşimizle ilişkiyi sürdüremedik, ayrıldık, aldatıldık, yada en başta reddedildik! B.V.B.H , yol yakınken olması ne iyi ya ilerde başımıza gelseydi....falan filan, Rahatlama!!"

"Kaza yaptık arabamız elden gitti, evimiz yandı vs, cana gelmedi şükür, B.V.B.H."

"okulu uzattık...B.V.B.H."

"Hırsıza cüzdanı, eşyaları kaptırdık, B.V.B.H..."

"Bir yakınımızı kaybettik, "canı veren Allah, alan Allah" rahatlama!

"Parasız ve işsiz kaldık B.V.B.H, Allah para verip şaşırtacağına, azıcık aşım dertsiz başım diyor rahatlıyoruz"

"Hastalık, sağlık proplemleri çekiyoruz, B.V.B.H, Allah daha kötüsünden sakınsız diyor rahatlıyoruz"


Tüm bu saydığım örnekler eğer batıda yaşansa, filmlerde olduğu gibi kişi kendini bara atar,kendini alkole vurur..Yolunu kaybeder , yoğun depresyona girer. Oysa bizler için hiç bir sorun şaşırtıcı gelmez birilerine anlattığınız zaman. " Ya hu! canını sıktığın da bu mu, geçeeerrr, hallolur, SABIIIIRRR!!" derler.Hemen kendinin ya da bir yakınının benzer yada daha ağır bir problemini anlatmaya başlarlar ve size
; sizi anladığını, sizin derdinizden de büyük dertlerle boğuştuğu mesajını vermeye çalışırlar!! Oysa siz onun dertlerini dinlemek değil, kendi derdinizin dinlenmesini istersiniz o an..nafile!! Eğer problemin yoksa ve mutluysanız bu insanlara söylediğinizde garip gelir insanlara.

Erkekleri askerlik adam eder, orada burnu sürtülür, orada olgunlaşır inancı vardır. Neden ? Ne kadar dertlerle boğuşmuş birisi isen o kadar mutebersin!! Dertli kişiyi kendine daha yakın görür insanlarımız, çabuk özdeşim kurarız onlarla.

Televizyonlarda sabah programlarının garnitürü niteliğinde meler gibi uzun hava okuyanlar vardır, çok tanıdık gelir hepimize. Adam-kadın yere oturur başlar uzun havaya, dakika geçmeden kameralar zum yapar bir sürü ağlayana.. Ağlayan neye ağlar bilinmez, soranda olmaz,oda onun derdi, gurbete mi, kayıplarına mı... Ama her uzun havanın da devamı hareketli bir oyun havası olur genellikle; "Hacel obasıınııııı engin mi sandın..." Ağlayan kişi göz yaşını silip, mendilini çıkarıp anında oynamaya başlar..
Sanırım dertlerimizi tasalarımızı her zaman soğutucuda, her an kullanılmak üzere hazır bekletiliyoruz. Kabuğu kurumamış yara gibi. Çok kısa sürede kullanıma açıp, hüzünlenebiliriz, ağlayabiliriz, Oflamaya başlayabiliriz. Acılı bir müzik, dertli bir insan,bir film vs. yeter de artar bile üzülüp ağlayabilmek için. Acılı, dertli olmak sanırım bizde olağan ve normal bir durum, belkide avantaj çoğu ortamlarda. Acıları bitirmek için çaba sarf etmektense sürdürüp avantajını kullanmak daha ekonomik :-)
Her zaman herkesle paylaşabilecek iletişime geçebilecek ortak paydalarınız var. Kötümü?

Batı öğretilerinin aksine, dünyada mutlak mutluluğa ulaşabileceği inancı, problemleri ile mücadele etmesi ve onları çözmesi gerektiği inancı bize ters galiba. Çünkü biz dertlerin bu dünyada biteceğine inanmıyoruz, hele hele yaşadığımız coğrafyada, ülkede ne politikacılara, ne kurumlara ne de insanımıza güvenimiz varken dertlerin hep süreceği inancı oldukça güçlü insanımızda.
Sorunlarını kabullenmişlik belkide en büyük engel çözümün önünde.. Böyle gelmiş böyle gider diyerek bir tür aktarılagelmiş öğretilerin sonucu "öğrenilmiş çaresizlik" yaşanmakta çoğu kişide.
-Ne yaparsam yapayım bu hep böyle devam edecek!! Acıların Çocuğu!!!!

Yani kafayı çizmeye, depresyona girmeye, öfkelenip sağa sola isyankar saldırılar düzenlemeye pek gerek yok anlayacağınız!! BUNDA DA VARDIR BİR HAYIR diyerek yola devam edeceksiniz o kadar.
Sorunlar ne mi olacak??? Dursun duracağı yerde kim bitirmiş ki sorunları, siz bitiresiniz? :-))

Dr.Mustafa USLU
Psikolojik Danışman

12 Ocak 2010 Salı

İLİŞKİYE TAMAM YADA DEVAM !!




İlişkilerle ilgili yazılarımda gelen epey eleştirilerden biri şuydu.
"Hep alttan alan ben isem, karşıdaki ilişkimiz için emek sarf etmiyorsa ne yapabilirim?
Bu günde bunun üzerine yazmaya karar verdim...

Yapacak tek bir şey var. En kısa zamanda BİTİR!! BOŞAN!! TERK ET!!

Evet haklısınız, olmuyorsa olmuyordur. Saplantılı bir şekilde illaki ilişkiyi ne pahasına olursa olsun yürüteceğim düşüncesi de yanlış bir düşüncedir.

Bazı kişilerin kişiliğine, mizacına; sevilmek, saygı görmek değer verilmek ve huzur batar!! Ne yaparsanız yapın sizin zafiyetiniz gibi algılar, siz alttan aldıkça şımarır. Siz sürdürmek istedikçe o sizi mecbur muş gibi algılar ve sizi ezer.

Gerginlikten beslenen hastalıklı kişiler vardır. Öyle bir ortamda büyümüştür.Büyüdüğü ailesi öyle model olmuştur. Karşı tarafı aşağılamayı model olarak öğrenmiştir. Rahat ve huzur batar ona... Siz sükuneti seçtikçe saldırır size..

Çocukken yaylada top oynadığımız alanın yanında arı kovanları vardı. Arı huzursuz etmekten zevk alırdık bütün çocuklar olarak. Önce uzaktan kovanlarına taş atardık. Çıkmazlarsa daha yakından büyükçe taşları atar, olmadı uzun bir sopa ile vurur kaçardık. Kovandan çıkarıp iyice rahatsız edemezsek kovanın içine kazıklar sokardık. en nihayetinde kızgın arılar bizi kovalar ve sokardı. Ve ardından arılara sinirlenip onlara kızardık. Çünkü bizi sokmuştu. SUÇLU ARILARDI: SOKMUŞLARDI!!




Şimdi ilişkilere göz atın, karşı taraf önce eften püften bahaneler bulup size bozuk atar, aldırış etmezseniz size çemkirirler, alttan alırsınız hakaret ederler, yine tepkisiz kalın, bu sefer sözlerine hakaretler de karıştırırlar, devam edin tepkisizliğinize, size bir şey fırlatıp, fiziksel temasa başlarlar, ittirirler..kısacası dalınıza binerler. Ve tuzak: Evet şimdi hak etti dersiniz karşıt tepkinizi verirsiniz şiddetli olarak!!! Ardından kim kazanır? Sizin kaybettiğiniz kesin. Çünkü ona küfretmemeli, ona vurmamalıydınız!! ONA VURDUNUZ!! ONA HAKARET ETTİNİZ!! ONA KÜFRETTİNİZ?
Kim suçlu? Tabiki siz!! Tuzağa düştünüz.
"Sel akar taşlar kalır." sadece sizin yaptıklarınız kalır aklında. kendi yaptıklarına hep bir gerekçesi vardır. Ama siz öyle davranmamalıydınız. Kendinizi suçlu hissettirip özrü size diletir. Affetttirebilmek için uğraşan yine siz olursunuz. Ve gerginlikten pirim elde eden, beslenen yine o olmuştur.

Bazı evliliklerde kadın annesini modelleyerek masum rolünü oynar. Çünkü anne çocukları için o zalim, anlayışsız, saygısız babaya katlanmıştır ve çocuklarına hep bu mesajı verir. Nihayetinde kehanet onun çocuğunda gerçekleşir. Artık kızımızın bir işi vardır. Evdeki eş babayla özdeşleştirilir. tek çözüm annesinin yarım bıraktığı hayat planını gerçekleştirmektir. Her fırsatta boşanmak istemektedir ve boşanana kadar da bunu sürdürecektir. O bayana siz ne yaparsanız yapın hastalıklı olarak annesini modellemiş ve en nihayetinde sizi istememektedir.Hastalıklı kişilik!!! Tedavi olabilir mi? Olabilir??( eğer farkında ise rahatsızlığının ve gerçekten istiyorsa) Uğraşmanız gerekir sabrınız varsa. Ama musluk contası yalama yaptıysa
ilişkinizin düzelmesini beklemek fazla lüks.

İlişkinizde kendinizi suçlamaktan vazgeçin artık bu tür durumlarda. Olmuyorsa olmuyordur.Hayatınız bu kadar uzun değil bu gergin ortamı sürdürebilmek için. Hayatta tek alternatifiniz de olmadığını fark etmeniz gerekir. Her küçük olay artık büyük sorunlara dönüşmeye başlamışsa, gerçek sorunlar yerine çözümlenmemiş geçmiş sorunları ısıtıp ısıtıp sizin karşınıza getiriyorsa her defasında ve her olaya sizi suçluyorsa kendinizi olan saygınızı kaybedersiniz bir müddet sonra.


Ayrılık, Boşanmak bu tür ilişkilerde kötü bir durum değil aksine tarafların sağlığı açısından daha iyidir. Çocuklar varsa onlar içinde aynı şey söz konusu. Gergin bir ortamda büyütmektense ayrı çiftler olarak büyütmek daha doğrudur. Onlar için katlanmayı seçmek onlara zarar vermektir.

Ayrılın ne hali varsa görsün. Sizden daha iyi birisine layık olduğunu düşünüyorsa bırakın daha iyi birisini arasın. Yada sizsizliği seçiyorsa uzak durun kendi seçimini yaşasın. Aksi takdirde sizi eninde sonunda aldatır. Bu bakkalın çırağı olur, iş yerinde ki çalışan birisi olur, eski bir ona değer veren lavuğun birisi olur...kim olduğu önemli değil, kalbi artık sizi benimsemiyorsa eninde sonunda birisini o kalbe ve koynuna alır. tercih sizin bekleyip sonucu görüp "Aldatıldım" teranesini terennüm etmek, acıyı seçmek te sizin, bir an önce yol yakınken uzaklaşmak ta sizin seçiminiz.
























Kadınlar sıklıkla duygusal boşluğa girdiklerinde, erkeklerse cinsel açlığını fark edip maddi refaha erdiklerinde aldatır eşlerini.Dikkat !!! (İnançsızlar sa ayrıca..)

Onun değişeceğine inanmak, değiştirebileceğine inanmak çoğunlukla uzatır bu hastalıklı ilişkiyi...Siz onu değiştiremezsiniz o isterse değişir? İstiyor mu? Bence onu sorgulayınız. Ne yazık ki eşler sıklıkla yanlış kişinin karşısındaki olduğunu düşünür ve ona savaş açar? Bu durumda o kendini değil sizi değiştirmeye çalışacaktır!! Yani değiştirmek için debelenme!! Değişebileceksen kendinle uğraş tek sonuç verecek yer burası.Bu tür ilişkilerde değişim demek zaten karşı tarafın kişiliğini, davranışlarını kabullenebilme demektir. Çoğu evliliklerde olduğu gibi. İlişki sürer,sosyal çevre, aileler böyle istemiştir. Zamanla düzelir derler. Böyle düzelir işte. Bir taraf alttan almayı seçer, kurban rolünü üslenir.Diğer taraf haklı olduğunu düşünerek devam eder rolüne....

Eğer azcık gücünüz varsa o da yok olmadan kurtulun bu tür ilişkiniz varsa. Neşteri kan gren olmadan atın ve kopartın hayatınızdan o hastalıklı uzvunuzu. İlişki sürdükçe, nişan, evlilik, eşyalar, ardından çocuklar, ortak çevre...Batağa saplanmak gibi..derken daha da sarpa sarar ilişkiniz. Diyorum ki yol yakınken zararın neresinden dönebilir seniz kardır.



Eğer eşiniz size değer veriyor, ilişkiniz için çaba sarf ediyorsa, sizin için ve ilişkiniz için endişe duyup konuşmaya çalışıyorsa, sizi hala seviyorsa, sizi aşşağılamak yerine yüceltiyorsa... kıymetini bilin ona sımsıkı sarılın ve sonuna kadar, "hastalıkta ve sağlıkta...." dendiği gibi onun yanında olun. Kıymetini bilin. İlişkileri sağlıklı bina etmek zor, yıkmaksa çoook kolaydır.

Tercih ve seçim sizin!! Sorumlulukları sizi bırakmayacaktır. Alabileceğin sorumlulukların seçimlerini yap.

Karar ver ya Ayrıl, ya da Gereğini Yap, Adam gibi devam et ilişkine...

Dr. Mustafa Uslu
Psikolojik Danışman

11 Ocak 2010 Pazartesi

beğendiğim resimler..
























STRES, DEPRESYON ve HAYATTA İNİŞ ÇIKIŞLAR



Lise yılları.. Her şeyden uzaklaşmak ve ortamı terk etmek isteği.Odaya kapanıp kimseyi görmek istememek yada alıp başını uzaklara gitmek, tanıdık hiç kimsenin olmadığı bilmediğimiz uzaklara...

O melonkoli, stresli dönemler geride kaldı fakat ruhunda, her şeyden bunaldığın anlar da geride kaldı mı? Hala alıp başını gitmek, her şeyden uzaklaşmak isteği zihnini kurcalıyor mu? İçinde tarif edemediğin bir sıkıntı var mı? Eskiler bu durumlarda "maneviyat eksikliği" derlerdi. Olabilir, ona da dikkat etmek gerekir, Yaşar Nuri Hocam yada Zekeriya Hocam dan daha fazla yarar sağlarsınız sanırım :-)
Para! Kpss! Cinsellik! İş! Statü! Sosyal çevre ve sosyal onay! Karşı cins! Çocuklar! Sağlık! Trafik! Gürültü! Fiziksel görünüm! Ölüm! Yaşlanma!....
Say Allah say!!! ne kadar çok stres kaynağı var..
Hiç şöyle bir hayaliniz oldu mu? "keşke her şey güzel olsaydı, dertler sıkıntılar olmasaydı, güllük gülistanlık... Hayat bayram olsa da insanlar el ele dolaşsa gibisinden..." Güzel olur muydu? Çoğumuzun hayaline bile ot tıkalı, geççç bunları hoca!!, fantastik, uçuk.. gibisinden hayalini bile reddedenleriniz vardır muhtemelen. Şundan dolayı söylüyorum, bazı sınıflarda veya konferans salonlarında gevşeme tekniklerinde kullandığımız bir kalıpta " arkanıza yaslanın- gözlerinizi kapatın-kendinizi ............(güzel- rahatlatıcı) bir yerde hayal edin" derken bazıları kesinlikle reddederler. Herkes yaslanıp gevşerken onlar "gilik yutmuş alaabış" gibi etrafa bakınırlar...
Evet hepimiz biliyoruz böylesine bir yaşamın olmadığına..Refah içinde, huzurlu, müreffeh bir hayat..Türk filmlerindeki köşk manzaraları gibi. Hem çoğumuzda şöyle saçma sapan bir saplantıya da sahibiz!! " zengin olup mutsuz olacağıma, fakir olup huzurlu ve gururlu olayım" Dirseğimle gülüyorum bu duruma...Yok böyle bir şey...Züğürt tesellisi...
Hep mi sıkıntı var hayatta? Evet var!! Her yaşın, her dönemin, her ortamın kendine has sıkıntıları var? Ne zaman biter? Bitmez, biterse ömür biter, oradan sonrasında sıkıntı var mı? Onu da az çok tahmin edersiniz :-) Aslolan sıkıntıların bitmesi değil de sıkıntılarla baş edebilecek yeti- güç- beceri kazanabilmek.. Daha az sıkıntılara yol açacak doğru seçimler yapabilmek...

Orhan babayı anmadan geçmeyelim burada..
"Dertler benim çile benim
Hayat senin senin olsun

Ben daha ne çile dertlere yolcuyum
Ben alnına dert yazılan kader mahkumuyum
Fark etmez yaşamak sen mesut ol yeter
Dertler bana gönül vermiş
Ben aşk sarhoşuyum "


Hayat çile dolu ama güzelliklerle de dolu, biz güzellikleri çoğu zaman pas geçiyoruz, anları yaşamıyoruz,etrafımızda oookadaaaar fazla stresörler yaratmışız ki kendimize, neredeyse aldığımız nefes bile sıkar olmuş bizi. Oysa yaşam, bu kadar uzun değil, bu şekilde hunharca heba edilmek için..Çok sevdiğim ve yıllardır odamın duvarında kendine yer bulan bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum burada, orjinali ve çevirisini..
Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo (24 August 1899 – 14 June 1986) Arjantinli şairin meşhur Instants, Moments adlı şiiri...


Eğer yeniden hayata başlayabilseydim,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
İlkinde olmadığım kadar neşeli olurdum,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik asla sorun bile olmazdı.
Daha fazla risk alırdım hayatta.
Daha fazla Seyahat ederdim,.
Daha çok güneş doğuşunu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Daha çok görmediğim yere giderdim.
Daha az bezelye ve doyasıya dondurma yerdim,
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem.
Hayat budur zaten:
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Her yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan
Gitmeyen insanlardandım ben.
Eğer hayata yeniden başlayabilseydim,
Yanımda hiç bir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atar.
Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayaklarla yürürdüm.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum...
Ölüyorum…

Çeviri: Can Akın

Orjinali..

INSTANTS

If I could live again my life,
In the next - I'll try,
- to make more mistakes,
I won't try to be so perfect,
I'll be more relaxed,
I'll be more full - than I am now,
In fact, I'll take fewer things seriously,
I'll be less hygenic,
I'll take more risks,
I'll take more trips,
I'll watch more sunsets,
I'll climb more mountains,
I'll swim more rivers,
I'll go to more places - I've never been,
I'll eat more ice creams and less (lime) beans,
I'll have more real problems - and less imaginary
ones,
I was one of those people who live
prudent and prolific lives -
each minute of his life,
Offcourse that I had moments of joy - but,
if I could go back I'll try to have only good moments,
If you don't know - thats what life is made of,
Don't lose the now!
I was one of those who never goes anywhere
without a thermometer,
without a hot-water bottle,
and without an umberella and without a parachute,
If I could live again - I will travel light,
If I could live again - I'll try to work bare feet
at the beginning of spring till
the end of autumn,
I'll ride more carts,
I'll watch more sunrises and play with more children,
If I have the life to live - but now I am 85,
- and I know that I am dying...

Yani arkadaşlar tüm bunları fark edebilmek için 85 e kadar beklememiz mi gerekiyor.. Şu sana sıkıntı yaratan unsurları bir daha düşün, geçen yıl bu zamanlar ne canını sıkıyor du? 5 yıl önce? Hala sürüyor mu aynı konu? Yoksa yenileri mi var? Fark etmiyor ki, 5 yıl sonra da olacak. Yani hep olacak ama hepsi geçecek.. Önemli olan her bir atlattığınız sıkıntının kalbinize vurulmuş bir çekiç darbesi, cildinize bir kırışıklık, saçlarınıza bir ak tel olarak kalmaması...
Hayat iniş ve çıkışlarla dolu, bardağın dolu tarafına odaklanabilmek gerekiyor bazen. Sor kendine Hiç mi güzel bir şeyler yok hayatında? Yok mu? Bak hala görebiliyorsun bu yazıyı okuyabildiğine göre..bazen bu bile yeter...Güzel günlerin hayali, geçmişin kasvetli hatıraları şu anınızı yok etmekte.. asıl yaşam şu an ne yaptığınız.. Stres ise ya geçmişten süre gelen yada henüz gerçekleşmemiş gelecek le ilgili durumlarla ilişkilidir genellikle.. bunu göz önünde bulunduralım derim..

Biraz da akademik olarak tanımlayalım:

Organizmanın ruhsal ve bedensel olarak zorlanması sonucu ortaya çıkan bedensel, zihinsel, psikolojik ve davranışsal rahatsızlıklar şeklinde ortaya çıkan durum STRES olarak adlandırılır .
Dört farklı kaynak stres yaratabilir:
1. Çevreniz uyum sağlamınızı gerektiren olaylarla doludur: hava, gürültü, trafik, kirlilik gibi.
2. Sosyal olaylar stres kaynağı olabilir: yetiştirmeniz gereken ödevler, sunumlar, iş görüşmeleri, sevdikleriniz kaybetme, arkadaş ya da ailenizin beklentileri gibi.
3. Fizyolojik stres kaynakları: Ergenlik, menopoz, hastalıklar, yaşlanma, kazalar, yanlış beslenme, uyku bozuklukları.
4. Düşünceleriniz: Beyniniz vücudunuzda ve çevrenizde olan değişiklikleri yorumlar ve ne zaman “acil durum tepkisi” vereceğine karar verir
(http://www.ku.edu.tr/files/counseling/brochures/tr/stres.pdf)

Her insan belirli durumlarda kaygı duyar. Bu normaldir ve bireyin kendi yönünü belirlemesi, motivasyonu için gereklidir.Ancak kaygı uzun süreli ve yoğun yaşandığında strese dönüşür. Kaygı, olayları algılama durumuna bağlı olarak farklı düzeylerde yaşanır. Bazıları kişilik özelliği olarak kaygı duymaya meyillidir.Bu kişiler için her şey belirsizliktir. aşikar durumlarda bile kaygılanıp stres yaparlar. Bu kişilerin belirli durumlarda yaşanacak olan kaygıyı daha yoğun yaşadıkları görülmektedir.Gün içerisinde çocuğunu okula gönderen annenin çocuğu eve gelene kadar yaşadığı kaygı buna örnektir.Ayrıca duruma bağlı olarak yaşanan kaygının yaş ve tecrübe ile de ilgili olduğu bilinmektedir.Yaşanmış olumsuz yaşantı Ve deneyimlerin fazla oluşu, hatta izlenen filmler de buna eklenebilir kişinin kaygı düzeyini arttırabilir.

Bilindiği gibi stres organizmanın ruhsal ve bedensel olarak zorlanması sonucu ortaya çıkan bedensel, zihinsel psikolojik ve davranışsal rahatsızlıklar şeklinde ortaya çıkan durumdur. Stresin ilerlemiş hali DEPRESYONDUR.Klinik depresyonun temel özelliği hoş olmaya duygu durum, umutsuzluk, karamsarlık ve bunaltı halidir. genellikle derin bir üzüntü yaşarlar.Karamsarlık hem şu an hemde gelecek için had safhadadır.Kötümserdirler, günlük uğraşlara, değişik durumlara karşı ilgi kaybı görülür. (Örneğin iş, özel zevkler, bireysel ilişkiler,cinsel aktivite de ilgi kaybı)

Hüzün ve çökkünlük.. Zaman zaman yersiz ağlama isteği ya da nöbetleri görülür. Neden gerekmez, olmadık şeyden duygulanabilirler ağlamaya engel olamazlar..Benlik saygısında azalma,suçluluk düşüncesi ve bazen ilaveten intihar düşünce ve eylemleri eşlik eder.

Sinirlilik ve öfke hali ortaya çıkar. Her şey gerer ve kişi çevresine karşı aşırı duyarlı yada duyarsızlaşıp kırıcı olmaya başlar..

Uyku durum bozulur, ya çok uyuma isteği yada uykusuzluk görülür.Uykuya dalmada güçlük, uykuyu sürdürmede güçlük, sabahları erken uyanma,toplam uyku süresinde azalma(çocuklardan öte yetişkinlerde daha sık görülen bir durum)

İştah ta değişiklikler ki aşırı yemek yeme( özellikle tatlı) yada iştahsızlık görülür.

kalp çarpıntısı, terleme, bunalma, kaslarda tutulma yada ağrıma, mide sorunları,nefeste daralma-sık nefes alıp verme...

Zararlı alışkanlıklara düşkünlük artar sigara, alkol, abur-cubur...



NELER YAPABİLİRİZ?


Spor ve bedensel egzersizler: Nefes egzersizi , günlük yürüyüş yada en azından ter atabilecek kadar düzenli her hangi bir spor yapabilmek. Hiç yapamazsanız bile sabah kalkınca bütün vücudu esnetebilecek açma- germe hareketlerini 2- 3 dakika yapmaya çalışın.

Temiz hava ve bol oksijen: her bulduğunuz fırsatta doğa ile iç-içe olunuz. Trafik, kalabalık, keşmekeş ortamlardan uzaklaşmak iyidir.

Stes kaynağı olabilecek kişi, olay ve durumlardan; çözümünüz henüz yoksa uzak durmak, destek sağlayabilecek kişilere daha yakın durmak.(aile, arkadaş ve sosyal gruplar)

Düşünce sisteminizi yeniden gözden geçirin, olaylara tek bir açıdan bakmayıp alternatifler üzerine de düşünün. Varolan kötü durumla ilgili genellemelerden kaçının. "ben mahvoldum, bittim, her şey mahvolacak" gibi. Olumlu ya odaklanmak önemlidir. "Hiç mi güzel bir şey yok hayatında?" Onları öne çıkar ve yeniden düşün. O sahip oldukların için nelerini feda edersin? Tekrardan bir daha düşün stres yapan durumu!



Tatil; en iyi ilaç yapabilirseniz. Özellikle Alanya , bütün sıkıntıları sünger gibi emer:-)

Hayatındaki rutinin ( olağan yaşantıların)dışına çıkmayı deneyin. Monotonluk, tek düzelik, sizi ve çevrenizdekileri bunaltır. Ara sıra farklı davranmak - giyimde, konuşmamızda, gün içerisinde- iyi gelecektir.

Yazın! kafanızda dönüp dolaşan fikirleri, hesapları her neyse kağıda dökün. Yazmak belirsizlikleri azaltır.

FALAN....FİLAN....BLA BLA BLA... Bunlar genelde bir tıkla internette elinizin altında var..sınav stresi yazın binlerce sayfa.. Fakat benim dikkatimi çeken bir baş edebilme mekanizmasından bahsetmek istiyorum sizlere..

onu da diğer yazıya saklıyayım..

BUNDA DA VAR DIR BİR HAYIR....!!!( Başlık bu olacak)

6 Ocak 2010 Çarşamba

İLİŞKİLER! BAŞLAMAK MI, SÜRDÜRMEK Mİ, BİTİRMEK Mİ ZOR?




14 yılı aşkın psikolojik danışma yapıyorum ve şunu fark ettim. Danışmalarımın %80 i ilişkiler üzerine.Sorunlu ilişkiler, evlilikler,boşanmalar derken, kendi kendime dedim ki bunları yazmalıyım artık. Umarım bi yerden size de hitap eder düşüncelerim...
"Başlarken bir işe, bir umut, bir umut içimizde..neden olmasın?" Lise yıllarımın meşhur Kayahan parçasıydı.

İlişkiler de bir umutla başlamaz mı? Mutlu olabilmek,ruh ikizini bulabilmek,doğru kişiyle doğru bir gelecek kurabilmek,sevip- sevile bilmek.....

Fakat başlarken birde kaçınılmaz bir korku da eşlik eder duygularımıza!
Ya doğru kişi değilse? Ya verdiğim emeklerim ve zamanım boşa giderse onurum ve gururum ne olacak? Tekrar incitilir miyim? Özgürlüğüm kısıtlanır mı? Nelerden ödün vereceğim? Ailem ve çevrem tasvip eder mi?...Bunları da çoğaltabiliriz. Tam bir keşmekeş!! Kararsızlık dibe vurur. Onu daha yakından tanımak isteriz.İlk görüşmeler, onunla ilgili gözlemlerimiz, pastane-park, sms trafiği...Biriktirdiklerimizle yorumlar yapıp genellemelere gideriz.Oysa ilişkilerin başında gözlemlediğimiz kişi gerçekten de bize gerçek kendisini mi gösteriyor işte burayı genelde atlarız. Sosyal Psikolog Ginzberg, "Yeni tanıştığımız insanlara, gördüğümüz bir kaç iyi özelliğinin ardından, geriye kalan iyi özelliklerin çoğunu, onda olup olmadığını bilmeden atfettiğimizi" söylüyor. Yani kanımz mı kaynıyor ne? Hemencecik iyi birisi olduğunu düşünüp geçmişten buyana iyi insanlarla ilgili biriktirdiğimiz sembolleri o kişiye aktarıyoruz. Aynı durum karşılaştığımız insanlarla ilgili olumsuz yüklemelere de genellenebilir.

Oysa daha bi dur? yoo önyargılar (olumlu yada olumsuz) anında oluşur, kılık kıyafet, bakış, ses tonu, konum yada statüsü, işi...bunlar genelde yüklemelerimizi tamamlar.

Ergenlikten itibaren hayalini kurduğumuz bir eş modeli vardır. Bazen sınıflarımda soruyorum bu soruyu, aldığım cevap;
"dürüst, güvenilir, yakışıklı yada güzel,işi ve durumu iyi olsun, iletişime açık olsun..."




Böyle istiyorlar, genelde çoğumuzun da isteği bu yönde. Biz bu özellikleri yıllarca biriktiriyoruz kafamızda, amma bilinçli amma farkında olmadan. Karşımıza adaylar çıkınca şablon devreye giriyor. Sıkıntı şurada, ilk anlarda yada ilerleyen anlarda bu özelliklerden biri yada bir kaçının varlığı, kişinin sanki diğer özelliklere de sahip olduğu şeklinde algılanmasına yol açıyor. Yada tersi.

Bu şablon bizde var olduğu için, karşı cinsle ilgili olumsuz şablonlarında varlığı, anne- baba modeli ve onların beklentileri, geçmiş ilişki deneyimleri yada yakınlarının deneyimleri..bunlar uzar gider, çoğunlukla ilişkiye başlamakla ilgili karar vermemizi güçleştirmekedir. Erken yaşlarda bu bahsettiğim yukardaki unsurların fazla olmaması ve ergenlik çağı özellikleri nedeniyle başalamak daha kolayken, yaş ilerledikçe yetişkinlerin karar verme güçlükleri de artıyor.

"Ya doğru kişi değilse?"
"henüz erken mi acaba?"
"Yine üzülür müyüm.."
"umut vermek doğrumu, ya beğenmezsem nasıl ayrılabilirim?"
"beklesem daha iyisini bulma ihtimalim ne?(kısmetlerim kapanır mı?)"
"seçeneklerim azalıyor, ne yapsam acaba, mecburiyet mi?"
"evde mi kalırım :-)?


Başlamak zor... Genelde evlenirken bir defa evlenmek için evleniriz. Doğrusu da bu diyorsunuz.? Olabilir. Fakat bu düşünce bizi daha fazla kasmaya başlıyor. Alacağımız kararda. Oysa şöyle düşünsek, "Evet bir defalığına evleniyorum fakat bir şeyler kötü giderse boşanmak ta var, hayatın sonu değil, problemlerimi çözmek için üzerime düşen her şeyi yapmaya hazırım ama,her zaman bu yeterli olmayabilir ve kaçınılmaz son olarak ayrılmak durumu ortaya çıkarsa, ona da hazırım.!!"

Eğer düşünce sistemini bu şekilde kurgulaya bilirse kişi,ilişkinin başlama anlarında yaşanan sıkıntıları da bir miktar azalacaktır.
Çevrenizdeki mutlu evlilik sayısı ne kadar? Kaç tane evli kişi size evliliği tavsiye ediyor?(45 yaş altı :-)) Tüm bunlar üstüne cabası.Güzümüzü korkutmaya yeter. Genel kanılar:
"mutlu evlilik ve aşk yoktur."
"evlilik aşkı öldürür."
"aldatmayacak erkek yoktur."
"evliliği aşk ve sevgi yerine,saygı, alışkanlıklar vs. yürütür"

Evliliğe başlamak mı zor? sorusuna genelde verilen cevapların; başlamanın sıkıntıları olsa da çoğumuz için sürdürmek ve bitirmekten daha kolay olduğu yönde görülmekte.(36 yorum ve cevap facebook ta)

Gelelim başlamış olan ilişkileri neler zorlaştırır, tabiri caizse emdiğimiz süt nasıl burnumuzdan gelir.!!

Olaylara olumsuzluklar açısından bakacağım burada.. ( mutlu olanlar okuyup ta kafalarını bulandırmasınlar, yada okuyarak kendi hallerine şükretsin yanındakinin değerini bilip ona bir daha sarılsın :-) )

İlişkinin ilk günleri: Güzel, bol paylaşımlı, saygı ve paylaşım had safhada. kendimizi iyi hissettiriyor. Çok düşünceli, (erkeğin çiçek bile aldığını görebilirsiniz!!)gelecekle ilgili güzel hayaller, iletişime açık ve paylaşan bir eş, gözü sizden başkasını görmüyor. Sizi kırmıyor yada hemen özrünü hissederek söylüyor. Danışıyor..Kısaca eskilerin dediği gibi "cicim ayları"

3- 5 ay (ortalama, bu değişebilir) geçmeye başladı, heyecan da azalmayı hissediyorsunuz. Sizi eskisi kadar görmek istemeyi arzuladığından şüphe duymaya başladınız. Geçmişi ile bazı saplantılar oluşturmaya başladınız, o size yada siz ona bunun hesabını ödetme duygusuna kapıldınız. tartışmaların adedi ve dozu da değişmeye başladı, hakaret?!! Nasıl olur sen bana bunu diyemezsin!! Şiddet? (Asla olamaz!!) ama oldu!!! Ne olacak ? olsun katlanıp devam dediniz?... Özür? ara sıra ama anlamını yitirdi.Doğru kişi olup olmadığını sorgulamaya başladınız. Gerçekte umdunuz kişi ile karşınızdaki kişinin paralellik makası açılmaya başladı. Yalanlarını fark etmeye başladınız? Ya beni aldatırsa, aldatıyor mu şu an acaba? telefonuna bir göz atmakta fayda var diyerek, kontrol etme çabaları, onu adama etmek için, yanlışlarını ona farkettirip onu eğitmek için uzuuuun ve meşakkatli çabalar!!!



Kısacası size kendinizi iyi hissettirmiyor artık!! Tanrımmmm Ben Nerede Yanlış Yaptım!!! Hatayı önce onda arayıp sonra kendinde, sonra yine onda...gidiş gelişler, aklına güvendiğin bir kaç kişiye yoğun anlatmalar, tekrardan ilişkiyi kurtarmak mutlu olmak adına karşımızdaki ile yeniden konuşmayı denemeler, güvebdiğimiz birilerinin eşliğinde (hakim rolünde) bak sen birşeyler söyle..o şöyle yaptı sor ona, bense...bla bla bla.. sonuçsuz çabalar......OLMADI!!



İlk ayrılık denemeleri..telefon ve mesajlara karşılık vermemeler, ardından dayanamayıp tarafların birisinin günah çıkarıp af dilemesi, yola yeniden devam kararı...ama musluk contası gibi yalama yapmıştır artık ilişki. Ayrılıp tekrardan birleşmeler genellikle ilişkinin bitimini hızlandırır. Adeta test ederiz bitirmeyi.

Sorun şu ki çoğumuz çok güçsüzüz ilişkilerde,kararlarımızı uygulamakta...Çok yalarız tükürdüğümüzü ama bunlarda işe yaramaz bir müddet sonra ve kesin olarak ayrılmayı kafamıza koyarız.Ama NASIL?

Şu soruların cevaplanması gerekmektedir!!


"ayrılırsam daha mutlu olabilir miyim?"
"Ondan daha iyisini bulabilecek miyim, yoksa hepsimi böyle"
"kahretsin onu hala seviyorum, nasıl olacak?(severek ayrılalım)"
"onca çektiğim ıstırap, emek ne olacak, başkasına mı yar olacak?"
"yalnız kalmaktan korkuyorum"
"ya peşimi bırakmazsa?"
"beni tehdit edip,aileme, çevreme karşı itibarımı zedeler mi?"
"bana zarar verir mi?"
"kendisine zarar verir mi? O durumda vebali ne olacak?"

Evliler için ilaveten,

"Çocuklar?"
"maddiyat?"
"Aile ve sosyal çevre?"

"zaman ve yaş?" Tüm bun sorular kafamızın içini kemirmeye başlayacak.Cevaplamadan nasıl ayrılabileceğiz. Kaygının ana kaynağı belirsizliktir.

Ve ayrıldık. Bir müddet ayrılığın verdiği sarhoşluk, bazen özlem bazen öfke... Bir müddet geçti ve hayat devam ediyor? Ya sonrası?

Bizde bıraktıkları tortular ne olacak? Dinlediğimiz içli bir şarkı nerelere götürecek bizi? Çivi çiviyi söker diyerek acısını başkası ile mi çıkarmak, münzevi bir yaşamı seçip kadere küfrederek kendimizi yeni ilişkilere mi kapatmak?

Yeni ilişkiye başla başlayabilirsen tüm yaşananlardan sonra? Ne kadar sağlıklı olacak? ??

Oysa, her biten le alacaklarımızı alsak hanemize, hatalarımızdan ders çıkarsak ne kadar da iyi olurdu değil mi? Çünkü sadece aptallar döndür döndür aynı hataları yaparlar. Ben diyorum ki biten bir ilişki ne kadar acı da olsa bizim yaşadığımız, yaşamımızın bir parçası.. üzülmektense kabullenmek, ders çıkarmak daha sorumlu bir davranış. Bedelini karşılaşacağımız yeni kişiye ödetmeden defterin sayfalarını kapatmak daha doğru.Çünkü her bir birey, yeni bir kişilik, yeni bir davranış, yeni acılar ve mutluluklar..Asıl onun size neler yaşattığı ve yaşatacaklarına bakarak onunla başlamak işin doğrusu sanırım. geçmişin bedelini içinde ödeyip sayfasını kapatmadan başkaları ile yeni birlikteliklerin mutlu sonlanacağına inanmıyorum.

İlk başlıkta sorduğum sorunun cevabını herkes kendisi verebilmeli sanırım..
Derlerya mitolojide yeryüzüne gelen Pandoranın kutusundan çıkan tek iyi eyin UMUT olduğunu.Umudu yitirmemek lazım. Gerisi size kalmış ben böyle düşünüyorum. Mutluluklar.....


Dr.Mustafa Uslu
Psikolojik Danışman

29 Aralık 2009 Salı

ERKEKLER KÖTÜ!!!




Bir baba yada anne küçüklükten itibaren kızına:
"Kızım sen mutlaka okumalısın, kız çocuğunun ilerde başına ne geleceği belli olmaz, biz sağ oluruz olmayız, ama ilerde kiminle karşılaşacağını bilmiyoruz..umarız Allah hayırlısına yazar..İlerde eşin iyi oluuurr, kötü olur onu Allah bilir...Ama senin bir mesleğin, bileğinde altın bileziğin olması lazım.... "
Ne kadar güzel değilmi, kızımızı ayrıca kollayıp düşünmek? ona bir gelecek sağlamak...

Fakat ben bu yaklaşımın sonunun çok da iyi sonuçlanmadığını düşünüyorum. Şöyleki;

Orta ve alt gelir grubu ailelerin, yani işçi memur, küçük esnaf, çiftçi ailelein çocukları bu sözel iletiye, "yükleme" ye maruz kalırlar genellikle. Ailelerde ki bu kaygı çocuğa yaşamı boyunca ağır bir ödev yükler. Bi şekilde kendini gerçekleştirmesi lazımdır kızımızın. Aksi takdirde mahvolur. Gelecek çoğu zaman karanlıktır. Ve en önemlisi de farkında olmadan karşı cinse , erkeklere dair olumsuz bir imaaj kazandırırız.
"erkekler kötü"
"erkekler seni yarı yolda bırakabilirler"
"erkelerin seni aldatması muhtemeldir"
"ona köle olmamak için kendi ayakların üzerinde durabilmeli maddi bağımsızlığın olmalı, yoksa seni ezer"
"erkeklerle gelecekte yaşayacağın olumsuzluklar çok güçlü olasılık"
"meslek sana maddi özgürlük, o da sana erkeklerden bağımsız olmayı sağlar."
Psikolojik danışma kuramlarından "Transaksiyonel Analiz" de Eric Berne, Yazgi Analizi yaparak, "çocuğa ne yapacağını söylşyenin karşı cins, nasıl yapacağını söyliyeninde aynı cins ebeveyn" olduğunu söyler. Erken yaşlarından itibaren çocuğa verilen komutlar, yüklemeler; çocuk tarafından burada ki örnekte olduğu gibi "erkekler kötüdür, onlara muhtaç olmamak için maddi özgürlüğüm olmalı" şeklinde algılanmaktadır.





Verilen bu mesaj kızın yaşamında, bir meslek sahibi olana, kendi parasını kazanana kadar uyumakta; bu süreçte de kişinin kendine güvenini yıkmaktadır.

Dahası kendi yaşamında, annesi ile babasının ilişkisinde annenin kurban rolü oynaması(çocuklarım olmasaydı, maddi gücüm olsaydı babanıza katlanmazdım... şeklindeki mesajları), Türk filimlerinde aşşağalık, aldatan, zarar veren, hap attırıp tecavüz eden(Coşkun ve Nuri Alço) hamile bırakıp terkeden( Al yazmalım Selvi boylum), kadının üzerine 2. kuma eş alan erkek jönlerin ağırlıkta olarak işlenmesi, etrafındaki yaşanan olumsuz örnekler...tüm bunlar bayana verien bu mesajı büyütüp derinleştirmektedir.

Çalışan bayanların evliliklerini incelediğimizde, yaptığım danışmalardan da tecrübe ederek şunu söyliyebilirimki, o zamana kadar uyuyan, uyanmak için uygun mecra bekleyen bu mesajlar, ciddi ilişkilerde ve evlilikte ilk ciddi tartışmayla beraber gün yüzne çıkıyor.

"ben bu adama katlanmak zorundamıyım?"
"ben bunca sene senin kaprislerine, zorbalıklarına katlanmak için mi okudum"
"ben senin kölen değilim"
"ben de çalışıyorum, ben de para kazanıyorum..."
"bende nişantaşı çocuğuyum....:-)(bu hariç)
"BO-ŞAN-MAK İS-Tİ-YO-RUUUUMMM"


Çünkü artık bayan hür, parası var, kendi başına yaşayabilir, özgürlük çok daha iyi. Batı da bayanların iş hayatına atılıp maddi özgürlüğü kazanmaları çok daha önceye dayandığı için artık bayanlar evliliği değilde beraber yaşamayı, dilediğinde hukuki bir bağ bulunmadığı için kolayca ayrılabilmeyi seçmektedir. Son yıllarda ülkemizde de benzer olarak aynı duruma sıkça raslanmakta, çalışan eşlerde boşanmanın arttığı gözlenmektedir.

Aile kurumu önemli ve toplumun ana direği diyoruz. Sağlıklı aile ortamında çocuğun büyümesi önemli diyoruz. Boşanmış eşlerin çocukları ile yapılmış sayısız çalışmada durumun pek te iç açıcı olmadığını görüyoruz....PEKİ NE YAPMALI?

---Öncelikle aileler bu tür mesajları verirken sonunuda düşünüp çocuk üzerinde baskı oluşturmamalı.

---Bayanların var olan ilişkilerini sonlandırma isteklerinde maddi bağımsızlık avantajını koz olarak düşünmeyi, arka sıralara atmaları gerekir. Kolayca ayrılığı seçme yerine zor olan ; çözüme odaklanıp emek harcamaları gerekir.

--- Erkeklerin eşlerine olan tavırlarında değişikliğe gitmeleri, onları tamamen kendisine mecburmuş gibi görmeyip, birey olarak saygı duymaları gerekir. Kafalarındaki klasikleşmiş, herşeye susan, eşine koşulsuz itaat eden anne modelinden sıyrılmaları gerekir.

---Eşler maddi konularda ortak kararlar alıp uygulayabilirler.

---Erkekler kadının biraysel olarak bir miktar kazancını kendi zevklerine göre harcayabilmesini kabullenmesi gerekir.


Unutulmamalıdır ki eşlerin karşılıklı olarak ilişkiye başlama öncesinden kazandıkları karşı cinse ait önyargıları var.

"Erkek değilmi, topunun köküne kibrit suyu..."

"Erkeklere güvenilmez aldatır"

"kadınlar alışveriş hastasıdır, müsriftir, parayı çarçur eder."

".......kadınların aklı ermez, saçı uzun aklı kısa"

"eksik etek"

"kadınlar kurnazdır şeytana papucunu ters giydirirler"

"ezilen kadın, ezen erkek"

................. çoğaltabiliriz.


İlişkilerde maalesef taraflar, aslında kendisinde olmayıpta hemcinslerine ait olan bu kalıp yargıların günahını ödemek için, eksi birden nötr düzeyine gelebilmek için oldukça emek harcamaktalar. Bu çaba ilişkilerde bazen 3-5 yılda; ancak bireyin kendisinin öyle olmadığını ispatlayabilmesine yol açmakta. Tabi bu arada hiç hata yapmadan karşı tarafı ikna edebilmesi gerekiyor. Pek mümkünde gözükmüyor?? Ne dersiniz!!




Acaba eşimiz Ne zaman eksiden sıfıra, sıfırdan artı ya geçebilecek? İlişki mucizevi olarak hala devam ediyorsa bu durum yılları alabilir. Fakat evliliklerin ilk 3*5 yılda bitmesinin genellikle sebebi eşlerin gerçek, kendisine ait sorunlarından öte yıllardan beri süre gelmiş, birikmiş suçlarını temizleyememesinden kaynaklanıyor?

Birikmişlerin bedelini ödemesi gereken o mu? Yoksa onunla ilişkimizi sıfırdan alıp iyisi ve kötüsünü ona yükleyerek mi sürdürelim?

Yaşamdaki kötü modeller, mesajlar maalesef yakamızı bırakmıyor. Oluşturacağımız karşı tarafla ilgili yargılara hazır şablon oluyor.Nihayetinde bedelini ilişkilerimiz, evliliklerimiz, çocuklarımız çekiyor. Kaçımız ilişkilerimizi sağlıklı sürdürebiliyoruz? Nedeni heeeeppp karşı tarafmı? bir daha düşünelim. İlişkilerde hep "masum" taraf rolünü nereye kadar oynayabileceğiz?
Bunun sonucu kişinin artık "doğru kişi kalmadığına inancının pekişmesi" olarak ortaya çıkar.

Bir Alman atasözü derki;
"haynını maynın, maynını haynın...:-) İnsanın geçmişi sırtındaki küfe gibidir. Ne kadar şey saklarsanız geçmişe dair, küfeniz de sizi o kadar ezer altında. Küfeyi zaman zaman boşaltmak gerekiyor.!!"
Karşımızdakine yeniden şans vermeli, kendi bedelini ödemesine fırsat vermeliyiz. İnsan gelişir ve değişir. Onunda değişebilmesine fırsat vermeli, geçmişi ile onu boğup ona hatırlatıp hep savunmada bırakmamalıyız.

Kızımızı yine koruyalım kötülere karşı, yine ona güvenip başkalarına güvenmediğimizi söyliyelim, yine gelecekte meslek sahibi olmasının önemini ona kavratalım da kimselere muhtaç olmadan başı hep dik olsun ama karşı cinse, insanlara güvenini kırarak, yıkarak değil...Onun geleceğinde yaşayacağı olumsuzlukları da hesaba katalım. Acaba böyle mesaj vermeden de okuma meslek sahibi olma bilincini kazanamaz mı? Sadece öyle denildiği için mi okur onca kadın? Tıpkı her önümüze gelen lüzumlu lüzumsuz kişilerin bize durmadan "çalış!! oku, adam ol.."dedikleri için mi okuruz. Ne kadar çok severiz ama birilerinin bize "çalış" demesini!!! size bir tavsiye: Onlara şöyle cevap verin!
"--Ne dediniz? ne? Çalışmalımıyım..Evet iyiki hatırlattınız, bende ne yapayım diye onu düşünüyordum..Hemen gidip çalışacağım!!!" :-)

Son söz; kızımıza iyi bir ebeveyn olarak doğru ana-baba modelini gösterlim, huzurlu bir ailede büyütüp onun kendini geliştirebileceği güvenli bir çevreyi ona sunalım, onun gelişiminin tüm yönleri ile (fiziksel, duygusal, bilişsel, ahlaki,cinsel ve akademik)ilgili olalım, ona gerçekten güvenelim... Gerisinden korkmaya gerek yok. Aklını saçma sapan gelecek senaryoları ile bulandırmayalım...





Sevgi bütün kusurları örter...


Dr.Mustafa USLU
Pişkolojik Danışman

SAĞLIKLI İLİŞKİLER VE EVLİLİK




Her türlü ilişkide olduğu gibi evlilikte de beraberlik ve süreklilik esasına dayalı olarak üç tür ilişki tarzı vardır.

- Paylaşmak

- Hayır Diyebilmek

- Yalnızlık

İlişkilerin başlarında paylaşım çok yoğun yaşanır ve karşılıklı olarak eşler bunun hep böyle gideceğini düşünürler. Buna paralel olarak karşılıklı değer verme de artar. Fakat ilişkler bir süre sonra tıkanmaya, boğulmaya başlar. önemli olan bunu görebilmektir.Taraflardan biri paylaşmak istediğinde diğeri hayır diyorsa bunun nasıl tolere edileceği önemlidir. Sağlıklı tolere edilmediğinde çatışmalar ortaya çıkar.
"--Hayatım yaprak dökümünde, Ferhunde yine yapacağını yaptı......
"--Banane Ferhundeden..izleme şu kimin eli kimin cebinde dizilerini..."

"--Canım ben bu akşam arkadaşlarla Fenerin maçını izleceyeceğim, biraz geç dönerim....
"--Yahu ne anlarsınız maçtan, hiç kafam almıyor, bari oynasan da biraz göbeğini eritsen, hem bir akşamda beraber çıksak bi yerlere...."

"--Sen yatmayacakmısın?"
"--Şu dizi(film) bitsin öyle.."

"--Hafta sonu annemlere gitsek?
"--Yeter ama, bu kadar sık gitmeninde bi anlamı yok, hem bizimkilere niye gitmiyoruz?"


İlişkide, aslında bütün zaman dilimi karşılıklı olarak aktivitelerde kesiştiğinde ilişki boğulmaya başlar. Bu tarz ilişki bir süre sonra bağımlılığı getirecek, karşılıklı sınırların karışmasına neden olacaktır.Doğrusu nedir?

Teğet ilişki: Ortak paylaşım öğeleri olmayan, birisi roman okurken diğeri televizyon izleyen, işyerleri, arkadaş ortamları, ilgileri,damak tatları, hobileri tamamen farklı olup farklı aktivitelerden zevk alan çiftler gibi...

Yoğun İlişki: Her şeyi beraber ve ortak yapmaya çalışan, kendini diğerine, diğerini kendine uydurmaya çalışan çiflerin ilişkisi gibi. Bağımlılık bir müddet sonra bireyselliği yok eder ve ilişki boğmaya başlar...Ama Ecevitler çifti müstesna sanırım:-)

İdeal ilişki: Ortak paylaşılan yaşam alanının yanı sıra çiftlerin kendilerine ait dünyalarının da bulunduğu bir ilişki biçimidir. Ortak olarak, beraber yürüyüş, sinamaya gitmek, birlikte ebeveyn ziyaetleri tatiller..vs varken kendine ait düyasında işi, ana-baba- kardeşleri, kendi arkadaş ve ilişkileri alışverişleri, özel zevkleri ve yalnızlığı ..vs ardır.

Sanırım çiflerin diğerini sık boğaz etmeden kendisi olabilmesine olanak tanımaları gerekiyor.Diğerinin sınırlarını ihlal etmemesi gerekiyor. Hastalıklı ilişkilerde taraflardan birisinin aksi şekilde davranması yeterlidir. Bir müddet sonra ilişkide artık yumurta-tavuk paradigması gibi, "--sen söyle davranmasaydın, ben böyle davranmayacaktım..." gibi saçmalıklar ardı kesilmeyen suçlamalar sürüp gidecektir.Unutulmamalıdırki ilişki bazen yoğun paylaşımı bazen de yalnzlığı içeren bir yelpaze içinde dolaşacaktır.


Mutluluğu bulmak için değil, paylaşmak için evlenilir.
Harry Emerson Fosdick

Başarılı bir evlilik, insanın pek çok kez aşık olmasını gerektirir. Aynı insana...
Robert Wagner



Sağlıklı ilişklilerde eşler, birbirlerinin ihtiyaşlarını değerlendirir ve ona yardım eder.Karşılıklı olarak bir birlerini düşünürler, onun özeline kimliğine kendininki kadar öem verir, onu olduğu gibi kabul eder,onu değiştirmeye çalışmaz...

Sağlıklı ilişkide katı kurallar, prensipler yoktur, ve esnek olmalıdır. Evlenirken şu soruyu kişi kendine sorup cevabını verebilmeli!!

" Ben %100 lük varoluşumdan, kişiliğimden evlilikte ne kadarını ödün olarak verebilirim?"
Cevabınız %40-45 lere kadar verebileceğiniz yönünde ise ve karşı tarafta buna hazırsa, o zaman birlikte bir ilişki var olmaya başlayabilir, aksi takdirde çizilmiş katı sınırlar karşı taraf için ihlal edilmesi gereken çekici durumlar haline gelebilir. Esnek Olunmalı!!
























"Evlenirken kendine şu soruyu sor, Onu mutlu edebilirmiyim? Zaten sen onu mutlu edersen o seni mutlu edecektir.!!" Prof. Dr. Ramazan Arı

Eşler arasında belli başlı çatışma alanları şunlardır.

-İletişim yokluğu, bozukluğu, eksikliği(eşim beni anlamıyor..)
-sürekli tartışma
-giderilmemiş duygusal gereksinimler
-cinsel doyumsuzluk, uyumsuzluk
-parasal, maddi anlaşmazlık
-kavınvalide, kayınpeder sorunları
-sadakatsizlik
-çocuklara ilişkin çatışmalar
-otoriter eş
-şüpheci eş
-alkol, sigara
-fiziksel saldırılar ve küfür ve şiddet.


Bunların kaçı ilişkinizde var ve ne yoğunlukta yaşanıyor? Bunlara rağmen ilişkimizi sürdürebilmememizin altında yatan ne? maddi yoksunluklar, çocukların varlığının bahanesi, sosyal çevre baskısı, gelecek kaygısı yada yalnızlık korkusu, güçsüzlük?

Pekiala, bunları çözebilmeyi istiyormuyuz, yoksa bunlardan, gerginliklerden mi besleniyoruz? Çözebilmek için ilk aklımıza gelen karşı tarafın değişmesi gerektiği, yada hatalı olduğu değil mi? Biz kendimiz ne yapabiliriz?

Olumlu Değişim, karşımızdakinin bize ilişkin kalıp inançları ile ilgili bildiklerinde şaşkınlık yaratma ile başlar.. Onu şaşırtabilmeliyiz olumlu ve sakin tepkilerimizle...Rutinin dışına çıkınız, sizinle ilgili olumsuz düşüncelerini sarsabilir.. Olumlu düşünce olumlu duygulanımı ve ardından olumlu davranımı ortaya çıkarır!!

Öfkelenince öfkemizi kontrol altına alabilir, bir müddet öfke ve kızgınlık geçene kadar tepki vermeyebiliriz. Çünkü öfkeliyken hep kırıcı ve sonunu düşünmeyen yıkıcı iletiler veriyoruz... Öfkenin geçtiğinin belirtisi nefesimizin düzene girdiği nabızın normalleştiği andır..bekleyelim.

Tartışmalarımızda var olan sorunun dışına taşmayalım, "geçmişte veya diğer bir olayda da sen şöyle yapmıştın" hatırlatmalarını işe karıştırmayalım bir yararı yok olmadığı gibi sorunu çözümsüzlüğe de iter.. hep her tartışmada yeniden örnekler içinde yerini alır o sorununuzda..

Gergin ortamdan uzaklaşalım, sakinleşene kadar ortamı gerekirse terk edelim...

Aklınıza gelirse tartışma anınızı bir ses kaydediciye kaydedin ve sonra beraber sakin bir anınızda dinleyiniz. Göreceksiniz ki o kişi siz değilsiniz? Her ikinizi de şaşırtacak!!

Ona doğru bir şekilde konuşarak bazen sorununuzu iletemediğimizi düşündüğümüzde, posta yoluyla mektup atınız.. uzuun uzun yazınız ve onu sevdiğinizi de altına eklemeyi unutmayınız.

Onunla ilgili olumlu özelliklerini, ona hatırlatınız, söyleyiniz.."Senin en çok beğendiğim yönlerinden birisi......." şeklinde cümleler kurunuz. Olumsuz özelliklrine değil, olumlu özelliklerine odaklanınız. Gördüğünüz şeyler şizin için, beklentileriniz için küçük te olsa takdir ediniz. Takdir edilen davranışlar kalıcı hale gelir." Sizin için salı pazarından bir çorap alması, size sevdiğiniz bir yemeği yapması, pantolonunuzu ütülemesi vs durumlarında ona; iyiki sen varsın ve sen beni düşünen, benim için fedakarlık yapan iyi bir eşsin....."gibi cümleler kurun. Onaylanmak ve takdir edilmek harika bir duygudur.

Eşinizin fiziksel durumu ile ilgili olumsuz yorumlardan kaçının ve aksine beğendiğiniz yanlarını mutlaka ara sıra ona hatırlatınız. Beğenilmek harika bir duygudur. Şımarmasın, kendini bir halt sanmasın,... benzeri düşüncelerle kendinizi bunu yapmaktan alıkoymayınız.

Ona, küçük sevgi notları yazıp, daha sonra bulabileceği bir yere, dolabına, kitabının arasına vs.. koyunuz...

Özellikle kadınlar, hayatınzda bir kerede olsa ondan çiçek beklemektense ona siz bir buket çiçek alınız!!!

Ve en zoru !! yapabirseniz hafta da bir kaç gün televizyonu ve bilgisayarı hayatınızdan çıkarınız :-))

Onun ailesi ve sevdiği arkadaşları ile ilgili olumsuz düşüncelerinizi, eleştirilerinizi kendinize saklayınız, ona bunları söylemeyiniz..SAYGI!!

Ekonomik karaları beraber alıp beraber uygulayınız!! Çok kazanan çok söz sahibidir düşüncesinden kurtulunuz.

Güvensizlik ve şüpheciliğinizin ilişkinizi baltalamasına müsade etmeyiniz. Evlilikte gizli e-mail, gizli telefon ve karşı tarafın bilmediği arkadaşlar pek hoş bir durum değildir. Bu güvensizliği körükler. Saklayacak bir şeyimiz yoksa bunlara da gerek yoktur.

Cinsellikle ilgili karşılıklı konuşabilmek, nelerin tarafları mutlu ettiğinin bilinmesi önemlidir. Unutulmamalıdır ki sağlıklı evlilik sağlıklı yatak odasından geçer!!

Hiç bir neden ve sebep karşı tarafa bir şey fırlatmayı, ona vurmayı ve ona hakaret etmeyi mazur kılmaz. Ve bu eşler tarafından hiç unutulmaz ve affedilmez. Olay unutulur ama yapılanlar unutulmaz. Sel akar geride taşlar kalır....


Son olarak şunu söyliyebilirim. Her evlilik, her bir birey kendi fenomenie sahiptir. Yani, herkes karşısındakini ve evliliğini kendisi sağlıklı değerlendirmeli, Ramazan hocanın da söylediği gibi; Onu mutlu edebilecek onun kendisini iyi hissedebileceği davranışları yapabilmesi gerekir. Kendinizi ve onu en iyi tanıyan sizsiniz. Yada tanımıyorsanız tanımak için çaba sarfedip kendinizi geliştiriniz, yardım alınız.



Mutluluklar...

Dr. Mustafa Uslu
Psikolojik Danışman

18 Aralık 2009 Cuma

MEVLANA VE YAŞAMDA HEDEFLER....




Dün gece Mevlana'nın 736. Vuslat Yıl Dönümü Uluslararası Etkinlikleri çerçevesinde Mevlana Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) törenlerine katıldım. Nefis bir Ahmet Özhan Konserinden sonra Mevlevi Ayini Şerifi Huşu içerisinde izledim...Gece ile ilgili bazı izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sizlerle...

Mevlana hazretlerinin gel çağrısına uyup da gelmiş epey bir misafir yurdun herbiyerinden, hatta yabancı ülkelerden.herkes ayini şerifi dinlemek için sabırsızlanırken protokol konuşmaları, siyasetçilerin varolma kendini gösterme çabaları pek hoş değildi..konuşmaların uzaması gecenin sonunu saat 12 lere kadar sarkıttı..bir ara başbakan sayın Tuğrul İnançer'in konuşmaları esnasında dışarı çıktı belkide lavaboya, ardından yüzü aşkın zevat ve tüm medya peşinsıra... pek hoş değildi..gecenin huşu atmosferine de pek uygun değildi.....

Ayinin ritüellerinde, ortaya gelen semazenler siyah hırkasını(kötülüğü simgeleyen) çıkarıp ellerini kavuşturarak ( elif şeklinde bir olmak, allahın birliğine delalet) beyaz tennure leri ile(bedenin kefeni) başlarında sikkeleri( ruhun mezar taşı)ellerini semaya açıp ( sağ el yukarıya açık yaradanın nurunu alıp, sol el yere dönük kullara ulaştıran, ortada kendileri dönerken ; dönen bir topacın görünmezliğe bürünmesi gibi kendi nefislerini ortadan kaldırarak) dönerken düşündüm de, kainatta her şey dönüyor. tıpkı onların kalpleri yönünde sağdan sola doğru döndükleri gibi. Gezegenler dönüyor, dünya dönüyor, dünyadaki he bir zerrenin otop yapısı dönüyor... her şey hareket halinde.. vücutta kan dönüyor....

Her şey durağan değil, yaşam ve zaman da...

Ya bizim yaşam sürecimiz ? Değişim sürecimiz be boyutta, dünden hatta, bir saat önceden farkımız ne? ne kattık yaşamımıza? Sorunlarımız hala aynı mı evveli ile? herkes kendi muhasebesini yaptığında, yaşamında neleri ertelediğini, ötelediğini, nerelerde tembellik ve miskinlikle çözümsüzlükleri arttırdığını, yaşam kalitesini düşürdüğünü görecektir.

Bu gün, şu an yaşadığın anı hissedebiliyor musun? Farkındalığın ne? Mutlumusun? kaliteli bir zaman mı geçiriyorsun yoksa geçirmekte olduğun zaman senin için ıstırap ve suçluluk mu oluşturuyor?
" yapılacak işerim var ama..."
"ödevlerim var, onu yapmadım şu an aslında onu yapmalıydım.."
" çalışılacak o kadar konu var ama ben..."
"aslında falanca kişiyi aramam lazım ama...."
" Sevdiklerime bir gün onları sevdiğimi sözel olarak söyliyeceğim ama zamanı gelince.....ne zaman?"


......
"Düne ait ne varsa, dünde kaldı cancağızım; Bugün artık, yeni şeyler söylemek lazım..." Hz. Mevlana.

Ertelemek, plansız ve hedefsiz yaşamak, amaçların hep gerçekleşmeden, ötelenmesi, hayale dönüşmesi, aslında ertelen yaşanmayan hayatımız...10 yıl önce bu gün için kendinizle ilgili ne hedef ve hayalleriniz vardı bir düşünün? ne kadarı gerçekleşti? daha güzel olabilir miydi? Ya on yıl sonrası için neler düşlüyorsunuz??? bu gün için, yarın, haftaya gelecek ay, altı ay, seneye 5 yıl sonrası, yaşlılığınız için?? bunlar için ne yapmalı, yakın ve uzak hedefler oluşturulmalı ve bunların bir yerlere not edilmesi gerekir. her sabah kalktığımızda kendimize 3-5 dk ayırıp o gün için neler yapmak istediğimizi düşünmemiz bile başlangıç için yetecektir. Bu arada hoşuma giden bir söz de derki insanlar yarın için planlar yaparken Azrail yukarıdan onlara gülümsermiş!!!:-) Öbür tarafı da unutup ihmal etmemeli sanırım.


İnsan çalıştıkça genç kalır, ortaya bir ürün çıkardıkça yaşama bağlanır, kendini iyi hisseder. En iyi stresi dağıtma yöntemi, kişi meşgul olursa, olumsuzluklardan zihnini de uzak tutar. İşsizlik başlıca depresyon sebebi değil mi? İnsanı yaşlandıran, bitiren çalışmamak, bir işe yaramadığı duygusunu kabullenmek. Babam, Allah uzun ve sağlıklı ömür versin, 79 yaşında, eğer hava yağışlı değilse her sabah erken kalkar ve öğlene kadar bahçede çalışır, oyalanır...Oldukça dinç ve sağlıklı, ciddi herhangi bir sağlık şikayeti de yok şu an. Onu yaşama bağlayan dinç kılan ise çalışmak!!!

Hayatta karamsarlığa yer yok sanırım, bir an önce harekete geçip bi yerden başlamalı, geç olsa bile amacımız için uğraşmalı... Karıncanın hedefe varabilmek için dağı delmeye kalkmasında olduğu gibi,"varamasam da o yolda ölürüm..." diyor. Başlamak bitirmenin yarısı derler, kararlı olmak ta devamını getirir. Öğrencilerimle konuşurken hedeflerle ilgili şu örneği veririm. Eğer Everest dağına tırmanmaksa hedefin, çabalarsın, meşakkatli bir sürecin sonunda yarısına kadar ulaşşan bile dünyadaki bir çok yüksek dağlarında zirvesinin üzerine çıkarsın, anlamlıdır, fakat Konyada Meram'ın üzerinde Takkeli Dağ(1400 m) vardır, bir hafta sonu hedef alıp tırmanıp zirveye çıksan bile bir anlam ifade etmez kişisel trekking zevkinden başka....

Hedefleri gözünde büyütüp zorlaştırmaktan sa, bir an önce harekete geçmek, yılmadan azimle sürdürebilmek en doğrusu sanırım.
"Önemli olan, bir defa yere düşüp düşmemen değil,bir defa daha ayağa kalkıp kalkamayacağındır"

Yazıyı bilinen çok sevdiğim bir hikaye ile bitirmek istiyorum.

Siz hayallerinizden sıfır aldınız mı ?


Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.

Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı.

Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.

"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..

"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..

"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" dedi ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."

Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü.

Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevinihiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi.."

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor.

Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu:

Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.

Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim.
Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.

Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."





























Hayallerinize sahip çıkın, bırakın kim zorluk çıkarırsa çıkarsın, ne derse desin yapıcı eleştirilerin dışında sadece eleştiri yapanları duymayın yeter....

Kalın sağlıcakla..
Dr.Mustafa Uslu
Psikolojik Danışman